"sözümüz şehirden içeri..."

Önyargılar cennetine dönüşen coğrafyamızı 'buluşma'lara davet ediyor Bajar. Kürtçe/Türkçe bestelerini folk-rock bir üslupla yorumlayan proje, 'benzeşme'den birarada yaşamanın notalarını keşfediyor.

"...Şehirler, hayatlar değişiyor.Saat tik-taklarına koşullanmış adım seslerimiz etrafımıza ne kadar da sağır. Bir an dur desek, etrafı sil baştan seyre dalsak...Ne çok ayrıntı var kaçırdığımız... bak fısıldıyor saklı duran 'büyük sessizlik'..."

"Yaklaş/Nêz be" ve "Hoşgeldin/B'xêr hatî" albümleri türkçe ve kürtçeye giydirilmiş makam ve ritimlerle davetkar bir yolculuğa çağırıyor... "kalp kapısı aralanıyor,sana bana açılıyor...belki senin de başından geçmiştir benzer hikayeler, ıslık çalmışsındır belki aynı hülyalara...başından geçmese de ne fark eder...bakma şehrin büyüklüğüne, hepimize değer bu hikayeler..."

Bajarê te çi dibêje…

Wek turikê derwêşan dinya me li ser piştan

Xuroş bûye ji xeyalan, yek jî av û hewaya xudâ

Nenasî bû zehmetek mezin, pêşîn; lê çemberê teng xira bû û teqiya

Giha di bin kevir de namîne, kevir hol bû kulîlk vejiya

İnsan hikayelerinde ısrar ediyor Bajar. Boyalı, süslü söz oyunlarının gerçek hayatı teğet geçtiği güfteler yerine 'insan manzaraları'nın sahiliğine kulak kabartıyor. "...yine bir yorgun pazartesi; ütüm düzgün yüzüm buruşuk;masa üstüm hesaplarım bu düzenle çok barışık; bir of çeksem yelkovana bi dur desem..."

ey heval/arkadaş; sözümüz efendilerden dışarı; beyaz yakalı,işçi,memur,öğrenci,vasıf 'sız' çalışan... Dervişin heybesi eder bütün servetimiz...sözümüz efendilerden dışarı...


Bajar Projesi'nin Kültürel Koşulları
Türkiye’de 90’lı yıllarda yaşanan iç savaş ortamı bir çok Kürdün zorunlu göçe maruz kalmasına yol açmış, metropollerde ciddi bir Kürt nüfusunun birikmesine hep birlikte tanık olmuştuk. Bu alalacele ve zamansız yolculuk geleneksel yaşam biçimleri ile yaşayan birçok insanı metropollerin popüler kültürel hayatı ile ansızın başbaşa bırakmış, insanların yaşamlarında dönemsel bir belirsizliğe yol açmıştı. Geçen on beş yıllık süreç, birçok Kürdün yaşam tarzını, çalışma hayatını değiştirdi. Gözlerini metropol hayatında açan yeni bir genç nesil, popüler kültürel değerler ile aile-akraba ortamlarında aldıkları değerleri bir arada yaşıyorlar. Yaşlı kuşaktan insanlar ise köye dönüş beklentilerini, resmi ve sivil toplum örgütlerindeki hantallıklar nedeni ile ertelemiş durumdalar...

Bugüne gelindiğinde ise; sokak, iş ortamı... gibi kamusal alanların özellikle son dönem şoven milliyetçi dalga ile çok kültürlü dilini gittikçe kaybetmesi, kültürel buluşma alanlarımızı da sınırlandırıyor. Bu durumun, Türkçe dışındaki dillerin oto sansürler ya da ‘mahalle baskısı’nın yarattığı çekingenlikler nedeni ile  ‘ev hayatı’ndaki kullanımla sınırlı olması gibi sonuçları da olabilmektedir.

2000’li yıllara gelindiğinde, metropol hayatımızda sosyolojik bir dönüşüme de yol açan bu durumun kültür-sanat hayatına ve sanatsal ürünlere nasıl yansıdığı demoktatik çoğulcu bir Türkiye için önemli bir yerde duruyor.

Kültürel ve ekonomik hayattaki bu önlenemez değişim sanatsal ürünlerde karşılığını buluyor mu? Lisan geçişkenliğinin olağanlaştığı, örneğin Kürtçe ve Türkçenin geçişken bir şekilde kullanıldığı kültürel modeller kurulabilir mi?... Evimizin ya da mahallemizin dışına çıktığımızda başka bir post giyerek mi şehir hayatına karışıyoruz?...

Türkiye’deki elitlerin çokkültürlülük alanındaki tartışmaları merkezi siyasetin kırmızı çizgilerine hapsederek kültürel beklentileri soğurmaya terketmesi, Kürt kültür-sanat alanınında da belirsizliklere ve oyalanmalara yol açabiliyor. Kimlik mücadelesinin kültürel boyutunun-dil,folklor,edebiyat,...- ikincilleşmesini yaratan bu durum ya yaratılmaya çalışılan asimilasyon ortamını güçlendirebilmekte ya da kültürel gettolaşma olarak adlandırılabilecek kapalı yaşam biçimlerini yaratabilmektedir. Bu yüzden de, Türkiye’deki  statikocuların nefes almak kadar yaşamsal kültürel-siyasi gerçeklikleri inatla görmemezlikten gelmeleri kimi zaman Kürtler gibi farklı yaşam taahhülleri olan toplulukları ‘beklenti öncelikleri’ne itebilmektedir.

Siyasi çözümsüzlüğün bu kısır-döngülü ortamı kültürel hayatımızda ertelemelere ve ihmalkarlıklara neden olabilmektedir. Yeni dönemi betimleyen sanatsal pratiklere üslup ve tarz tutarsızlığı olarak yansıyan bu durumun izlerini müzik çalışmalarında da gözlemleyebiliriz. 
Müzik alanında yeni arayışlar olmakla beraber, bu çalışmaların yeni yaşam koşullarını bütünlüklü bir anlayışla ele almaları noktasında sorunlar taşıdığını belirtmek gerekir. Özellikle üretilen müziklerin güftelerinde, özlemi duyulan hayatı geçmiş değerlere hapseden, bu yönü ile ‘nostalji’ edebiyatına yol açabilen ‘saf ve temiz’ yaşam rüyası, metropol hayatı içinde yeniden üretilmesi gereken aidiyet duygularımızı belirsizleştirmektedir. Popüler kültürün güncel müzikal formları olan rock,pop, hip-pop, arabesk gibi sound arayışları sözel temalarda karşılığını bulamamakta, popüler müzikal formların Kürt müziği ile buluşturulması kimi zaman notaların soyut dünyasına dönüşebilmekte, güfte ile melodi birbirlerine ayrı dünyalardan seslenebilmektedir.    

Ancak, herşeye rağmen sözünü ettiğimiz yeni yaşam koşulları, ekonomik mücadeleler, melez kültürel ortamlar içindeki var olma duyarlılığımız devam ediyor. Bu yüzden de, yeni kültürel modellemelerin izlerini sürmemiz Kürtler kadar bir çok ‘memnuniyetsiz’ kesimi de ilgilendiriyor.

‘Bajarê te çi dibêje?’

Farklılaşan bu yaşam biçimlerini müziğin dili ile yorumlamayı hedefleyen projenin öncelikli meselesi, güftelerde yeni tema arayışlarını zorlamak ve Kürtlerin yeni kültürel deneyimlerine müzikal cevaplar bulmaktır. Kürt müziği camiasında farklı müzikal formları Kürt müziği ile buluşturma yönündeki çabalara, Kürtlerin hayatlarındaki yeni gerçeklikleri (etnik ayrımcılık ve ucuz işgücü ile gelen ekonomik ayrımcılık, yeni hayat koşullarının yol açtığı kültürel durumlar, gettolaşma, içe kapalı kültürlerin oluşması, yeni kültürel normların gündelik ilişkilerdeki izleri...vs) dile getirerek katkıda bulunmaktır.

Müzikal üslup:

Kültürel renkliliğin ve yaşam tarzlarındaki farklılaşmanın daha içerden bir dille müzikal üsluba dönüşmesi, anlaşılmaz soyutlamaları bertaraf edebileceği gibi,  ifade edilmeye çalışılan yaşam biçimleri ile daha organik  bir ilişkilenmenin zeminini de yaratacaktır. Bununla beraber, yer yer kültürel eklektizmin müzikal tezahürü sayılabilecek ‘parçalı yapıların’ varlığı da kaçınılmaz gibi duruyor. Parçalı yapılardan kastedilen; keskin atmosfer değişimlerinin-doğal olarak müzikal form değişimlerinin- de müzikal yapıda yer almasıdır. Dolayısı ile farklı kültürel modellerle beraber geleneksel-modern ayrımının yeniden tanımlanmasına ihtiyaç vardır. Bu durumu anlaşılabilir kılmak için bir örneklendirmeye gidelim: 

Köyü boşaltıldığı için İstanbul’a (akrabalarının yanına) göç etmek zorunda kalan bir çiftçi, kendi mesleği şehirdeki meslek gruplarından hiç birine uymadığı için vasıfsız işçi durumuna düşecektir. Yapabileceği ilk işlerden biri kol gücüne dayalı çabuk öğrenilebilen  inşaat işçiliğidir (ya da atölyelerde çalışmak).

Mecburi görevi herkese evler yapmaktır. Ama kendisinin evi yoktur. Durumu betimleyen ana cümle şu olabilir:

‘Herkese evler yapıyoruz, bizim evlerimiz nerede?’

Bu çelişki müzikal yapıda protest-isyankar bir üsluba yol açmak durumundadır. İnşaat ortamının dayattığı çalışma ritmi ile kendi geleneksel iç ritmi gelgitli (flashback-geçmiş hayat) bir ortamda bir arada verilebilir. Modern salınımların ( vinçlerin sabit-mekanik ritmleri, şehir ortamına ait popüler soundlar-batılı ya da arabesk gibi doğulu soundlar) geleneksel tempolarla-havalarla (serbest lawje formları, dengbêj anlatısallığı, yerel enstrümanlar) karıştığı-karşılaştığı yapılar kurulabilir. Müzikal üslupta Punk ve kimi ‘siyahî’ müzikal geleneğin ifade biçimi olan  protest üsluplar bu süreçte proje için önaçıcı olabilir.

Popüler kültüre ait ögelerle içiçe olan bu yeni yaşam biçimi kendi içinde bir umudu da barındırıyor. Özellikle gençlerin  topraklarına geri dönmeleri gibi bir niyetleri kalmadı denilebilir. Burada var olmaya kararlılar. Bu durum Musa Anter’in şu sözü ile tanımlanabilir:

‘...Fırat Suyu Marmara’ya karıştı...’

‘...Ava Feratê tevlî Marmarayê bû...’

Kültürel hayatımızdaki bu geçişkenliğin Türkçe ve Kürtçe’nin bir arada kullanıldığı eserlerle gösterilmesi, projenin üzerinde durduğu meselelerden biridir. Ayrımcılığın ‘gettolaşma’yı, içe kapanıklığı körüklediği günümüz Türkiye’sinde, buluşmalarda ısrar etmemiz ortak gelecek tahaülümüzü güçlendirecektir.